Your web-browser is very outdated, and as such, this website may not display properly. Please consider upgrading to a modern, faster and more secure browser. Click here to do so.

ISPANAK

Jun 7 '12
Apr 19 '12
BİÇİMSİZ BİR YEMEK: ISPANAK

Bir müzik grubunun adını yemekten alması daha önce rastlanılmamış bir durum değil. Özellikle popüler kültürde Meatloaf, The Cranberries, Smashing Pumpkins, Red Hot Chili Peppers ve daha nice yemeklerden ismini alan grup var. Hepsinin kendine özgü bir hikâyesi var. Bu hikâyelerin belki entellektüel bir derinliği yok belki de var ama bireysel ya da o gruba has bir derinlikleri olduğu kesin. Üstelik biraz üzerine giderseniz grubun ismi ve hikâyesini temel alarak entellektüel bir öykü inşa etmek de mümkün. Hele bir de sanat tarihinde yemeklerle estetik algı arasında ilişki kurma çabası 16. yüzyıla kadar uzanıyorken. En azından benim bildiğim kadarıyla.

Guiseppe Arcimboldo 16. yüzyılda İtalya’da yaşayan ve Maniyerist bir ressam. Arcimboldo’nun izlediği akımın en önemli özelliği ise belki de ilk modernleşme çabalarından sayılabilecek ve Rönesans’ın getirdiği, altın oran ve resmi akademikleştiren, kalıplara sokan anlayıştan özgürleşme söylemi. Arcimboldo sebze, meyve, kitap gibi bir çok farklı objeyi kullanarak oluşturduğu portreleriyle döneminde ve daha sonrasında da fazlasıyla dikkat çeken bir figür. Portreleriyle sadece Rönesans’ın getirdiği katı estetik anlayışının dışına çıkmakla kalmıyor aynı zamanda sanat yolu ile toplumsal eleştirinin de önünü açıyor. Çünkü portrelerinde seçtiği objeleri rastgele seçmiyor. Kütüphaneci (The Librarian, 1566) portresini ele alalım: Kitaplardan oluşturduğu portre, dönemin entellektüelleri tarafından aşağılayıcı bulunuyor. Ressamın kendisi de -zamanında kitaba erişim sadece “seçkin” bir sınıfa ait olduğundan- varlıklı insanları eleştirmek adına Kütüphaneci’yi resmediyor. Böylece Arcimboldo’nun resimlerinde bir içerik ve biçim uyumundan söz edebiliyoruz.

Arcimboldo’nun bu tuhaf işleri, çocukluğunda bir aşçı olmayı düşleyen Salvador Dalí’yi de etkilemiş. Dalí’nin yemek üzerine hem birçok sözü var hem de Gala ile Akşam Yemeği gibi “yemek”i merkez aldığı bir seriye imza atmış. Ressamın ıspanak özelinde yemeklerden bahsettiği; aslında bir söyleşi sırasında yemek genelinde ıspanak üzerine kurguladığı bir bölüm bile bulunuyor:

“Çok şükür, güldüğünde dişlerinin arasında, ne kadar ufak olursa olsun, korkunç ve aşağılayıcı ıspanak kalıntıları görünen varlıklardan değilim. Bunun nedeni dişlerimi diğerlerinden daha iyi fırçalamam değil; ıspanak yemememden kaynaklanan sahip olduğum bir kategori. Yemeklerin tümüne muazzam ahlâki ve estetik değerler ithaf ederim, özellikle de ıspanağa. Ve tabii ki yemek seçimlerimde ayinsel bir titizlik, tedbirli ve şiddetli bir ihtimam ile kendimi koruyan bir tiksintiyi göz önünde bulundururum. Sadece insan aklının kolayca tanımlayabileceği gıdaları tüketmeyi tercih ederim. Ispanaktan tiksinmemin nedeni tamamen biçimsiz yapısı; öyle ki, bunda bir dakika bile tereddüt etmeden emin olduğum şey; benzeri bir iyilik, asalet ve yenilebilirliğin ancak kumda olabileceği.”

Dalí’ye hak vermemek elde değil. Ispanak gerçekten çoğumuzun bayılarak tükettiği bir besin olmasa gerek. Özellikle pişirildikten sonraki karaktersiz görünüşü, dişlerde bıraktığı kamaşma hissi ile fazlasıyla itici. Hatta bir dönem Temel Reis tarafından hayli vitamin ve enerji verdiği yalanıyla büyümüş bir nesil var ki biz de, Ispanak elemanları olarak o neslin çocuklarıyız. Dalí’nin zihnini çözmek belki de imkânsız. Ispanak üzerine söyledikleri olumlu yöne de olumsuz yöne de çekilebilir. Özellikle de yaptığı resimlerdeki “amorf” nesneler düşünülürse. Ispanağa ithaf ettiği estetik ve ahlâki değerin yüceltici veya yerici olup olmadığını anlamak mümkün değil. Gerçi burada önemli olan Dalí’nin ıspanak hakkındaki görüşlerinin kesinliğinden ziyade ıspanak üzerine bir şey söylemesi. Tabii ki Dalí’ye ne kadar saygı göstersek de onunla aynı görüşleri -bu görüşlerin olumlu olup olmadığını tam algılayamasak da- paylaşmak durumunda değiliz. Adorno da ne kadar cazı sevmediğini gayet mantıklı şekilde açıklasa da kendimizce cazı sevmek ya da sevmemek için nedenlerimiz olacak, bunun üzerine bir müzik zevki inşa edecek birikime sahibiz.

Konuyu fazla dağıtmadan Ispanak’a dönecek olursak: Dalí’nin yorumlarından ziyade tespitlerinden yola çıkarak bir ıspanak ve müzik ilişkisi kurulabilir. Biçimsiz ve kolay hazmedilemeyen ve dinledikçe tadına alışılan, kim bilir belki de bir süre sonra lezzetli gelen bir müzik yapıyoruz. Kimi zaman çiğ kimi zaman pişmiş, börekle, kıymayla farklı farklı şekillerde; bazen bulamaç olarak sunuyoruz müziği. Günümüz müziğinde artık konvansiyonelleşmiş olsa da kendi keyfimize göre şarkılarımız arasında ve şarkılarımız içinde türden türe geçiyoruz. Cazdan punk’a, rock’tan pop’a hatta heavy metal’e varan müzikal yapıları, batıya özgü gamlarda dolaşırken bir anda -komalardan yoksun da olsa- Anadolu’ya ve hatta daha da doğuya kaçan melodileri iki dakikayla on dakika arası sürelerde düzenliyoruz.

Can Yıldızlı ve Emre Tandar zamanın önemini yitirdiği bir anda, yukarıda yazanların bir kısmının farkında olarak; fakat çoğunlukla bilinçaltlarından gelen bir sezgi ile Emre’nin (ya da Can’ın) evinde “isimsiz” bir şarkı kaydettiler. O gün yemekte yoğurtlu ıspanak vardı. Yaptıkları kayıt da yedikleri ıspanak gibiydi. Ispanak ve hikâyesi böyle başladı. Ispanak kendine yeni şeyler kattıkça Ispanak’ın müziği de hikâyesi de gelişmeye devam ediyor…

BİÇİMSİZ BİR YEMEK: ISPANAK

Bir müzik grubunun adını yemekten alması daha önce rastlanılmamış bir durum değil. Özellikle popüler kültürde Meatloaf, The Cranberries, Smashing Pumpkins, Red Hot Chili Peppers ve daha nice yemeklerden ismini alan grup var. Hepsinin kendine özgü bir hikâyesi var. Bu hikâyelerin belki entellektüel bir derinliği yok belki de var ama bireysel ya da o gruba has bir derinlikleri olduğu kesin. Üstelik biraz üzerine giderseniz grubun ismi ve hikâyesini temel alarak entellektüel bir öykü inşa etmek de mümkün. Hele bir de sanat tarihinde yemeklerle estetik algı arasında ilişki kurma çabası 16. yüzyıla kadar uzanıyorken. En azından benim bildiğim kadarıyla.

Guiseppe Arcimboldo 16. yüzyılda İtalya’da yaşayan ve Maniyerist bir ressam. Arcimboldo’nun izlediği akımın en önemli özelliği ise belki de ilk modernleşme çabalarından sayılabilecek ve Rönesans’ın getirdiği, altın oran ve resmi akademikleştiren, kalıplara sokan anlayıştan özgürleşme söylemi. Arcimboldo sebze, meyve, kitap gibi bir çok farklı objeyi kullanarak oluşturduğu portreleriyle döneminde ve daha sonrasında da fazlasıyla dikkat çeken bir figür. Portreleriyle sadece Rönesans’ın getirdiği katı estetik anlayışının dışına çıkmakla kalmıyor aynı zamanda sanat yolu ile toplumsal eleştirinin de önünü açıyor. Çünkü portrelerinde seçtiği objeleri rastgele seçmiyor. Kütüphaneci (The Librarian, 1566) portresini ele alalım: Kitaplardan oluşturduğu portre, dönemin entellektüelleri tarafından aşağılayıcı bulunuyor. Ressamın kendisi de -zamanında kitaba erişim sadece “seçkin” bir sınıfa ait olduğundan- varlıklı insanları eleştirmek adına Kütüphaneci’yi resmediyor. Böylece Arcimboldo’nun resimlerinde bir içerik ve biçim uyumundan söz edebiliyoruz.

Arcimboldo’nun bu tuhaf işleri, çocukluğunda bir aşçı olmayı düşleyen Salvador Dalí’yi de etkilemiş. Dalí’nin yemek üzerine hem birçok sözü var hem de Gala ile Akşam Yemeği gibi “yemek”i merkez aldığı bir seriye imza atmış. Ressamın ıspanak özelinde yemeklerden bahsettiği; aslında bir söyleşi sırasında yemek genelinde ıspanak üzerine kurguladığı bir bölüm bile bulunuyor:

“Çok şükür, güldüğünde dişlerinin arasında, ne kadar ufak olursa olsun, korkunç ve aşağılayıcı ıspanak kalıntıları görünen varlıklardan değilim. Bunun nedeni dişlerimi diğerlerinden daha iyi fırçalamam değil; ıspanak yemememden kaynaklanan sahip olduğum bir kategori. Yemeklerin tümüne muazzam ahlâki ve estetik değerler ithaf ederim, özellikle de ıspanağa. Ve tabii ki yemek seçimlerimde ayinsel bir titizlik, tedbirli ve şiddetli bir ihtimam ile kendimi koruyan bir tiksintiyi göz önünde bulundururum. Sadece insan aklının kolayca tanımlayabileceği gıdaları tüketmeyi tercih ederim. Ispanaktan tiksinmemin nedeni tamamen biçimsiz yapısı; öyle ki, bunda bir dakika bile tereddüt etmeden emin olduğum şey; benzeri bir iyilik, asalet ve yenilebilirliğin ancak kumda olabileceği.”

Dalí’ye hak vermemek elde değil. Ispanak gerçekten çoğumuzun bayılarak tükettiği bir besin olmasa gerek. Özellikle pişirildikten sonraki karaktersiz görünüşü, dişlerde bıraktığı kamaşma hissi ile fazlasıyla itici. Hatta bir dönem Temel Reis tarafından hayli vitamin ve enerji verdiği yalanıyla büyümüş bir nesil var ki biz de, Ispanak elemanları olarak o neslin çocuklarıyız. Dalí’nin zihnini çözmek belki de imkânsız. Ispanak üzerine söyledikleri olumlu yöne de olumsuz yöne de çekilebilir. Özellikle de yaptığı resimlerdeki “amorf” nesneler düşünülürse. Ispanağa ithaf ettiği estetik ve ahlâki değerin yüceltici veya yerici olup olmadığını anlamak mümkün değil. Gerçi burada önemli olan Dalí’nin ıspanak hakkındaki görüşlerinin kesinliğinden ziyade ıspanak üzerine bir şey söylemesi. Tabii ki Dalí’ye ne kadar saygı göstersek de onunla aynı görüşleri -bu görüşlerin olumlu olup olmadığını tam algılayamasak da- paylaşmak durumunda değiliz. Adorno da ne kadar cazı sevmediğini gayet mantıklı şekilde açıklasa da kendimizce cazı sevmek ya da sevmemek için nedenlerimiz olacak, bunun üzerine bir müzik zevki inşa edecek birikime sahibiz.

Konuyu fazla dağıtmadan Ispanak’a dönecek olursak: Dalí’nin yorumlarından ziyade tespitlerinden yola çıkarak bir ıspanak ve müzik ilişkisi kurulabilir. Biçimsiz ve kolay hazmedilemeyen ve dinledikçe tadına alışılan, kim bilir belki de bir süre sonra lezzetli gelen bir müzik yapıyoruz. Kimi zaman çiğ kimi zaman pişmiş, börekle, kıymayla farklı farklı şekillerde; bazen bulamaç olarak sunuyoruz müziği. Günümüz müziğinde artık konvansiyonelleşmiş olsa da kendi keyfimize göre şarkılarımız arasında ve şarkılarımız içinde türden türe geçiyoruz. Cazdan punk’a, rock’tan pop’a hatta heavy metal’e varan müzikal yapıları, batıya özgü gamlarda dolaşırken bir anda -komalardan yoksun da olsa- Anadolu’ya ve hatta daha da doğuya kaçan melodileri iki dakikayla on dakika arası sürelerde düzenliyoruz.

Can Yıldızlı ve Emre Tandar zamanın önemini yitirdiği bir anda, yukarıda yazanların bir kısmının farkında olarak; fakat çoğunlukla bilinçaltlarından gelen bir sezgi ile Emre’nin (ya da Can’ın) evinde “isimsiz” bir şarkı kaydettiler. O gün yemekte yoğurtlu ıspanak vardı. Yaptıkları kayıt da yedikleri ıspanak gibiydi. Ispanak ve hikâyesi böyle başladı. Ispanak kendine yeni şeyler kattıkça Ispanak’ın müziği de hikâyesi de gelişmeye devam ediyor…

Mar 10 '12
8 Mart 2012 Peyote konserinden

8 Mart 2012 Peyote konserinden

Jul 29 '11
Jul 27 '11